Hakkâri… Dağların göğe başkaldırdığı, rüzgârın özgürlüğü fısıldadığı, nehirlerin asırlık türküler söylediği kadim bir diyar.
Burası yalnızca coğrafyanın değil, kaderin de sert çizgilerle belirlediği bir memleket. Bu topraklarda nice idareciler gelip geçti, kimi gölgesiyle bile anılmadı, kimi ise zamana yenik düştü. Ama bazıları vardır ki, yalnızca yönetmek için değil, dokunmak için gelir. İşte Ali Çelik, bir validen çok daha fazlasıydı. O, Hakkâri’nin kaderine bir mühür gibi kazınan bir isim oldu.
Nelson Mandela nasıl ki esaretin içinden bir halkın umudunu doğurduysa, Ali Çelik de Hakkâri’de adaletin, umudun ve yeniden doğuşun sesi oldu. O, Hz. Yusuf’un adaletini miras almış gibiydi; kimseyi ayırmadı, herkese aynı terazide yaklaştı. O, sadece emir veren değil, dinleyen, sadece yöneten değil, anlayandı. Gittiği her köyde, her mezrada, her dağın eteklerinde aynı soruyu sordu:
“Ne eksik? Ne yapılmalı?” Ve sonra susup halkın konuşmasını bekledi. Çünkü biliyordu ki, adalet, güçlülerin sesiyle değil, mazlumların fısıltısıyla yazılır.
Hakkâri’nin yalnızca dağları değil, insanları da dimdik ayakta kalmalıydı. Bu yüzden gençleri sporla, sanatla, eğitimle buluşturdu.
Mergabütan Kayak Merkezi’ni bir turizm projesinden ibaret görmedi; Hakkâri’nin karlarla örtülü talihini değiştiren bir zafer olarak gördü. Gençlerin kaderini kahvehane köşelerine hapseden zihniyeti yıktı, onları yeşil sahalara, spor salonlarına, akademilere taşıdı. Çünkü biliyordu ki, bir şehrin yeniden doğuşu gençlerin gözlerindeki ışıkla başlardı.
Ali Çelik, Hakkâri’yi yalnızca yönetmedi; Hakkâri’ye inandı, onu hissetti, onunla bütünleşti. Gölgesi protokol salonlarında değil, karlı patikalarda düştü. O, devletin soğuk yüzünü değil, merhamet elini temsil etti. İdareciliği bir unvan olarak değil, bir sorumluluk olarak gördü. Ve işte bugün, Hakkâri’nin rüzgârı bir isim fısıldıyor. Her dağın yankısında, her taşın sükûtunda, her çocuğun kahkahasında onun adı var. O, Hakkâri’yi yalnızca bir şehir olarak görmedi; onu bir destanın eksik yazılmış mısrası, bir ağıdın yarım kalmış ezgisi gibi tamamladı. Adalet onun terazisinde yüksekteydi, halk onun nazarında kutsaldı. Makamını kalkan değil, kapı yaptı; o kapıdan giren herkesin yüzüne tebessümüyle umut, adaletiyle güven oldu.
Hakkâri, medeniyetlerin kesiştiği, dağların sırtında tarih taşıyan kadim bir şehirdi. Ve bu şehrin sesi, Ali Çelik ile daha gür yankılandı. Çünkü bazı isimler yalnızca bir döneme değil, bir hafızaya kazınır. Çünkü bazı yöneticiler, yalnızca görevlerini yapmaz; bir şehri, kaderiyle birlikte ayağa kaldırır. Adını gökyüzüne yazan dağların arasında, hatırası dillerden silinmeyecek bir hikâye bıraktı.
Hakkâri’nin suskun taşları, onun ayak izlerini saklı tutacak. Rüzgâr, onun adını fısıldamaktan vazgeçmeyecek. Çünkü Ali Çelik, sadece bir vali olmadı; adaletin, vicdanın ve umudun ta kendisi oldu.